Prof. Dr. Mustafa Şentop | Referandumdan 1 Yıl Sonra Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi
15081
post-template-default,single,single-post,postid-15081,single-format-standard,translatepress-tr_TR,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-theme-ver-1.0,qode-theme-prof. dr. mustafa Şentop,disabled_footer_top,qode_advanced_footer_responsive_1000,wpb-js-composer js-comp-ver-5.4.7,vc_responsive

Referandumdan 1 Yıl Sonra Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi

Referandumdan 1 Yıl Sonra Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi

T.B.M.M. ANAYASA KOMİSYONU BAŞKANI PROF. DR. MUSTAFA ŞENTOP’UN “REFERANDUMDAN BİR YIL SONRA CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÜMET SİSTEMİ” KONULU MARMARA ÜNİVERSİTESİNDE DÜZENLENEN PANELDE YAPTIĞI KONUŞMA

Tarihi olayların içerisinde yaşayanlar aslında bu olayların büyüklüğünü tam manasıyla idrak edemiyorlar. Hukuk tarihi benim esas çalışma alanım. Zaman zaman tarihi olaylarla ilgili kronikler vardır. Bu kronikler günü gününe olayları anlatan metinlerdir. İstanbul’ un fethiyle ilgili kroniklere baktığınızda fetihten önceki üç beş günden itibaren, fethin olduğu gün, gerçekleştiği gün, sonraki günler arasında o metni yazanların bir farklılığını, bir heyecanını yaklaşımda göremiyorsunuz.  Çünkü gün gün, saat saat,  anbean olayları yaşayan insanlar bunu kaleme almışlar. Fakat olayın gerçekleşmesinden beş yıl, on yıl sonra yazılan tarih kitapları 29 Mayıs 1453’ de bir çağın kapandığını bir çağın açıldığını ifade ediyorlar. İşte bugün biz de aslında bir çağın kapandığı yeni bir çağın açıldığı dönemin tam kavşak noktasında olaylar yaşıyoruz. Ama bu olayların içerisinde bunları an an, saat saat, gün gün yaşadığımız için ehemmiyetinin büyüklüğünün tam manasıyla farkında olamıyoruz. İşte 16 Nisan 2017’ de gerçekleşen hükümet sistemi referandumuyla beraber Türkiye’ de çok önemli çok tarihi bir gelişme yaşadık.

Aslında 100 yıllık geriye dönük olarak tarihimize baktığımızda üç önemli dönüm noktası var. Bunlardan birincisi 100 yıl öncesinin, 20.yüzyılın başlarında 1. Cihan Harbi, arkasından İstiklal Harbimiz, daha sonra saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyet’ in ilanıyla gelişen süreç.  Türkiye’ de devletin ve siyasetin yeniden yapılandığı bir dönem. İkincisi olumsuz anlamda tarihi bir dönüm noktası. 27 Mayıs 1960 darbesi ve bu darbeyle getirilen sistemin anayasal bir temele kavuşturulduğu 1961 Anayasası dönemi. Benim kanaatime göre devamında yapılan değişiklikler 12 Mart 1971, daha sonra yeni bir darbe ve yeni bir anayasayla getirilen sistem de aslında 1960 ve 1961’ de kurulan anayasal sistemin devamı mahiyetindedir. Burada kısa birkaç cümle söylemek istiyorum. 27 Mayıs 1960 darbesi ve sonrası Türkiye’ de kurulan sistem hem Türkiye içindeki bazı gelişmelerin hem de 2. Dünya Savaşı yenidünya düzeninin kesiştiği bir noktada ortaya çıkmıştır. Çok basit ifadesiyle 1950 ile 1960 arasında serbest seçimler ve çok partili hayatta milletin teveccühü ile bir daha iktidar olamayacağını gören bir anlayış, seçim kazanmadan nasıl iktidar olacağının yollarını araştırmaya başlamıştır. Bunun en pratik ilk akla gelen yöntemi askeri darbedir. Ve 27 Mayıs 1960’ da böyle bir darbe gerçekleştirilmiş seçimle iktidar olamayan bir anlayış seçimsiz iktidar olabilmiştir. Ama darbeyle gelinen bu iktidarın sürdürülebilmesi mümkün değil. Bir yıl, iki yıl, üç yıl sonra yeniden seçimler yapılacak ve yeniden seçimle iktidara gelemeyen bu anlayış kaybedecek. Dolayısıyla darbe yoluyla bir seferliğine elde edilen bu iktidarı sürdürülebilir ve sürekli hale getirmek için buna uygun bir paradigmayla 1961’ de bir anayasa hazırlanmıştır. Basitçe ifadesiyle, ikili bir iktidar anlayışı; milletin seçtiği bir iktidar bir de seçilme ihtiyacı olmayan bir iktidar. Ülkenin temel kararlarını veren iktidar, seçilme ihtiyacı olmayan yargı bürokrasisi asker sivil bürokrasiden oluşan bir iktidar. İşte Türkiye de 1961’ le beraber darbenin sürekli hale getirildiği bir sistemin kurulduğunu ifade edebiliriz. İşte bu sistem zaman zaman aksaklıklarının düzeltildiği bir süreç içerisinde yaklaşık 2000’ lerin başına kadar gelmiştir. 2002’ de Cumhurbaşkanımızın liderliğinde Türkiye’ de AK Parti iktidara geldiği tarihten itibaren yavaş yavaş siyasetin alanı genişlemiş milletin vermiş olduğu temsil yetkisine vekâlet yetkisine sahip çıkılarak siyasetin alanı, milli iradenin alanı genişletilmiş, dolayısıyla 1960 sonrası kurulan bürokratik oligarşik yapının iktidar alanı da daraltılmıştır. Siyaseti toplamı 100 olan bir oyun gibi düşünecek olursak aktörlerin güçleri statik değil dinamiktir. Dolayısıyla gücünü kullanan alanını genişletiyor, bir gücün alanının genişlemesiyse başka aktörlerin alanının daralmasına yol açıyor. Siyasetin alanı genişledikçe bürokratik oligarşik yapının alanı daralmış bu süreç içerisinde siyasetin inisiyatif almasıyla ve zamanla hukuki değişiklikler, kanun ve anayasa değişiklikleriyle Türkiye’ de darbe sonrası, 1960 sonrası kurulan bu anayasal sistem büyük ölçüde değişebilecek bir noktaya gelmiştir. Nitekim 28 Şubat’ da ki başarısız bir post modern darbe teşebbüsü, 15 Temmuz’ da başarısızlığa mahkûm bir işgal bir darbe girişimi, 27 Mayıs 1960 la açılan bir parantezin fiilen sona erdiğini göstermektedir. İşte 15 Temmuz sonrasındaki gelişmeler çerçevesinde 16 Nisan’ da ortaya çıkan bu hükümet sistemi değişikliğiyle Türkiye bu darbeyi sürekli hale getiren başka ifadeyle vesayetçi sistem dediğimiz sistemin anayasal olarak da tasfiyesini gerçekleştirmiştir. Bu yüzyıl içerinde yaşadığımız üçüncü bir değişiklik. Ama sadece geçmişi değil Türkiye’nin geleceğini de teminat altına alan çok önemli tarihi bir gelişme. Onun bugün yıldönümündeyiz. Tabi hükümet sistemi değişikliğiyle neyi gerçekleştiriyoruz? Vesayetçi sistemin Türkiye’ de etkin olabilmesi, işleyebilmesi için parlamenter sistem içerisinde, Meclis içerisinde dağınık siyasi yelpaze kullanılmıştır, istismar edilmiştir.  Hükümetin Meclis içerinden çıkması dolayısıyla, parlamento içi dengeler değiştirilmek suretiyle hükümetler düşürülebilmiş, hükümetler kurdurulabilmiştir. Şimdi milletin hükümeti doğrudan seçtiği ve belli bir süreyle hükümeti seçtiği yeni sistemde artık siyaset dışı aktörlerin, siyasete müdahale alanı sıfırlanmıştır.

 

Hükümet sistemi tartışması Türkiye’ de yeni ortaya çıkmış bir tartışma da değildir. Referandum sürecinde de birkaç kez dile getirdim ama çok duyulmamış olabilir.  1923’ de Ekim ayında Türkiye’ de yine bir anayasa tartışması var. Yeni bir Teşkilatı Esasiye Kanunu tartışması var. 1921’ deki Teşkilatı Esasiye Kanunu’ nun kendi doğal süreci içerisinde gelişmesini, yeni bir anayasa veya anayasa değişikliği yapmadan bu sürecin gelişmesini savunan görüşler var. Bir taraftan ikinci olarak Teşkilatı Esasiye 1921 Kanunu’ nun bazı revizelerle devamı yönünde görüşler var. Bir de 1921 Teşkilatı Esasiyesi’ ni bir kenara bırakalım yeni bir anayasa yapalım görüşü var. İşte bu esnada Ekim 1923’ de Gazi Mustafa Kemal Atatürk o zaman Diyarbakır milletvekili olan Ziya Gökalp Bey’ e bir de Ağaoğlu Ahmet Bey’ e yeni anayasa ile ilgili bir zihin jimnastiği anlamında çalışma yapmaları için görev veriyor. Ziya Gökalp’ in kendi el yazısıyla hazırlamış olduğu bir metin Cumhuriyet Müzesi’nde var. “Yeni Teşkilatı Esasiyemiz Ne Gibi Esaslara İstinat Edebilir?” başlıklı bir metin çalışması yapmış. O çalışmada önerdiği hükümet sistemi A.B.D. ‘deki anayasada ön görülen hükümet sistemi, başkanlık sistemi. O dönemde bunu destekleyen bazı yazılar yazdığını da görüyoruz. Fakat tabi o tarihlerde İstiklal Harbi sonrasında saltanatın yeni kaldırılması, Meclis’ in uhdesinde kuvvetlerin birleşmesi sebebiyle kuvvetler ayrılığını esas alan bu sistemin kabulü yönünde görüşlerde bir destek bulunamamış. Bir örnek daha burada söyleyeceğim. Nisan 1982 ‘de basılmış bir kitap var. “ İki Seminer ve Bir Reform Önerisinde Tartışılan Anayasa” Osman Balcıgil tarafından derlenmiş bir kitap. 1979 ‘da 1980 ‘de yapılmış anayasa tartışmalarını değerlendiriyor çeşitli başlıklar altında. Bu başlıklardan bir tanesi de “Yarı Başkanlık- Başkanlık” başlığı. Burada diyor ki Osman Balcıgil “ Son 10 yıldır Türkiye’ de en çok tartışılan konuların başında Başkanlık Sistemi gelmektedir.” Kitap Nisan 1982’ de basılmış. Yani son 10 yıl dediğine göre 1972’ ye kadar en azından yazara göre Türkiye’nin en çok tartışılan konularından birisi bu. Tabi 1960 ve 1961 öncesi olan tartışmalar biraz teorik tartışmalar. Anayasal sistem tartışmaları.  Ama 1961 sonrası tartışmalar Türkiye’ de siyaset ve devletin vesayetten kurtarılması bağlamındaki tartışmalardan. 1980‘li yıllarda bir dergi çıkartıyorduk. Nisan 1988 sayısında Teklif Dergisi’nde kapak olarak Başkanlık Sistemi’ni işlemiştik. O zaman Sayın Cumhurbaşkanımız İstanbul’ da İl Başkanıydı. Kendisinden de görüş almıştık. O zaman Başkanlık sisteminin Türkiye için uygun olduğuna dair görüş ifade etmişler. 1988’ de… Daha sonraki yıllarda da var. Yine Kasım 2002 ‘ de AK Parti ‘nin seçimden hemen sonra iktidara geldiği dönemde, yaklaşık 15 gün kadar sonra seçimden Başkanlık Sistemi’nin Türkiye için doğru olacağına dair görüşlerini ifade etmişlerdir. 2011 seçimlerinden sonra yeni anayasa çalışmaları Uzlaşma Komisyonu ile beraber başladığı zaman da, hükümet sistemi ile ilgili kısmını, AK Parti’nin önerisini sunacağımız zaman Cumhurbaşkanımız bu hükümet sisteminin Başkanlık Sistemi üzerine oturması gerektiğini, onu esas alması gerektiğini ifade etmiştir.  O zaman onu esas alan bir metni sunmuştuk. Ve 15 Temmuz sonrası gelişmelerde de bu noktaya geldi.

 

Bu söylediğimiz hususların hepsi teorik hususlar. Kitaplarda yazıyor. Bunu savunan akademisyenler, fikir adamları olmuş. Daha önce biz de bunu Uzlaşma Komisyonu ‘na metin olarak sunmuşuz. Ama bu konunun kuvveden fiile geçebilmesi için bir liderliğe ihtiyaç vardı. Cumhurbaşkanımızın liderliği öncelikle; başından beri hükümet sistemi olarak Başkanlık Sisteminin Türkiye için doğru bir tercih olduğu yönündeki iradesi ve bunu kararlılıkla ortaya koyması ve her imkân ortaya çıktığında da bunu savunması çok önemliydi. Bu sürecin, bu reformun, değişikliğin liderliği öncelikle Cumhurbaşkanımıza ait. Fakat bu sürecin ince işlerinin dokusunun işlenmesinde liderlik Başbakanımıza ait. Bu süreç 15 Temmuz ‘dan sonra dile getirildiği zaman Başbakanımız daha önceki bütün çalışmaları da dikkate alarak bu hükümet sistemi reformunun, bu değişikliğin kapsamını, içeriğini, detaylarını belirleyen bir çalışmada liderlik, öncülük etmiştir. Başbakanımızın bu liderliği, öncülüğü olmamış olsaydı belki bu hükümet sistemi değişikliği de bu noktada gerçekleşmemiş olacaktı.

Diğer husus; üçüncü bir liderlikten söz etmemiz gerekiyor. Sayın Devlet Bahçeli ‘nin bu konuda 15 Temmuz ‘dan sonra konuyu gündeme getirerek bu anayasa değişikliğine, hükümet sistemi değişikliğine sahip çıkmasıdır. Malumunuz 15 Temmuz devletimize ve milletimize karşı bir taarruzdu, bir saldırıydı.  Bu noktada devletin ve milletin tahkim edilmesi gerekiyordu. Yapılan şey bu anayasa değişikliği ile öncelikle devletin tahkimi, millet iradesinin tahkimiydi. Bu bakımdan bu üç büyük liderliği, bu değişikliğin gerçekleşmesinde en büyük emek sahibi ve öncülük eden kişileri zikretmek de çok önemliydi.

Sözlerimin başında da ifade ettim tarihi günler dönemler yaşıyoruz. Ama içinde olduğumuz için tam manasıyla idrak edemiyoruz. Bu da tabiidir. Tarih kitaplarına baktığımızda saatler saat, günler gün, yıllar yıl değildir. Bazen bakarsanız bir yüzyıl birkaç sayfada anlatılır, özetlenir. Bazen ise birkaç aylık gelişmeler yüzlerce sayfada anlatılır. Değerli Hocamız İlber Ortaylı‘nın kitaplarından bir tanesi de Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılını anlattığı kitaptır. “ İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” dır kitabın adı. Yüzyıl yüzyıldır, en uzunu en kısası olur mu? Ama 19. yy. Osmanlı Devleti’nin yüzyılları içerisinde en uzun yüzyıldır. Neden? İçerisinde gerçekleşen olayların büyüklüğü, sonraki yıllara etkisi bağlamında baktığınız zaman gerçekten en uzun yüzyıldır. Dolayısıyla bugün yaşadığımız yıllar günler de belki beş yıl on yıl sonra bu tarihin kavşak noktasında çok önemli dönüm noktaları, en uzun günler, en uzun yıllar olarak zikredilecektir. Dünya ve bölgemiz yeniden şekillenirken Türkiye kendisini de yeniden kuruyor, şekillendiriyor. Hacı Bayram-ı Veli‘nin Anadolu’nun İslamiyet’in ilk yayıldığı yıllarda yeni kasabaların şehirlerin kurulduğu dönemde, güzel bir şiirinin dörtlüğünü ifade etmek istiyorum.

“Nâgehân bir şâra vardım ol şârı yapılırken gördüm
Ben dahi bile yapıldım taş u toprak arasında”

Kendisi o dönemde bir şehrin inşa edildiği bir yere gelmiş, o inşa sürecine dâhil olmuş. Ama şehri inşa edebilmek için kendisini de hem fiziken hem manen yeniden inşa etmesinin gerekli olduğunu anlamış ve onu da gerçekleştirmiş. İşte bugün Türkiye bölgenin, Avrupa’nın Dünya’nın yeniden inşa edileceği bir sürecin başında kendisini yeniden inşa ederek bu süreçlerin inşasında bulunacak bir müktesebatı kurmak istiyor. Bu değişikliği bu anlamda değerlendirmek lazım.